27 Haziran 2017 Salı

Pardon, isminiz neydi?

İsmimi hepiniz biliyorsunuz.



Eren.


Aslında tam olarak öyle değil, öyle de... İşte.


Peki yazımı okumaya var mısınız?


Gözleriniz bu satırlara indiyse. Başlıyorum o halde.

Yıl 1992, mayıs ayında dünyaya geldim. Babam ve annem kafa kafaya vermişler. Anlamı çok güzel, hem farklı da olur mantığından yola çıkarak "Eren"i uygun görmüşler. Doğru düşünmüşler, Türkiye'de kullanılan "unisex" isimler arasında en nadir olanlarından biri diyebiliriz. Bu konuya ilerleyen satırlarda detaylı değineceğim. 

Şimdi pek bilinmeyen tarafa geçiyorum. İkinci adımın hikayesine. Yaşım itibariyle kendisini görmemin imkansız olduğu bir kişi var. Anılarını çok dinledim. Siyah beyaz fotoğraflarda karşıma çıktı. Ağzı dualı, iyi kalpli ton ton bir babaanne geliyor gözümün önüne. Sevgili torununu çok severmiş, yani babamı. Babam da tabi onu ve demişki kızımın diğer adı Şükriye olsun. Bir eski isim bir unisex isim. Uyum müthiş gerçekten. :) Şaka bir yana, ninemizi tanımak isterdim. Resmi işler, sınav kağıtları ve lise öğretmenim dışında bana Şükriye diye hitap eden olmadı. Eren her zaman bana ait gelmiştir, Şükriye kimlikte kalmıştır. Kulak alışkanlığı da yok, belki de bu yüzdendir. Kim bilir.

Yeni okula başlamışsınız. Etrafınız Ayşe, Fatma, Mervelerden geçilmiyor. İdrak edemiyorum. Neden benden başka yok? Eren diye neden başka bir kız göremiyorum çevremde. Dünyada Eren adında tek kız ben miyim? Kafamda deli sorular. Eve geliyorum. Başlıyorum ağlamaya.

"Bana erkek ismi koymuşsunuz!"

Bizimkiler bıyık altından gülüyorlar. Ne deseler susmuyorum. Sonunda pes ediyorlar. Büyüyünce anlayacaksın diyorlar. Büyüdükçe anlamaya başlıyorum. Eren adında insanlar tanıyorum. Erkek olsalarda. Onlar için de enteresan tabi.:) Bir de üzerine dört kızın delice dans ettiği "Hepsi" grubu piyasaya çıkıyor.  Aman Allahım. Hayatımda gördüğüm tek  hemcinsim "Eren Bakıcı". Anında hayran oluyorum. Babama albümlerini aldırıyorum falan.

Büyüdükçe traji komik olaylar silsilesi vuku bulmaya başlıyor. Doktora gidersin Eren bey, telefonu açarsın Eren bey, otobüs bileti alırsın bayan yerine bay ifadesini görürsün... Toplumumuzda algı öyle bir yerleşmiş ki... İnsanlarla tanışma anımda onların o şaşkın bakışları. Bu kulaklar neler duydu. Kimliğini çıkart bakacağım diyeni bilirim. :D Acaba, merhaba ben Şükriye Eren desem ne derler diye bazen düşünüyorum. Hani ismimi tamlama yapmak gibi. Misal Ömer Faruk. :P (Canım dostuma selamlar buradan).  

Ben ve kız arkadaşlarımın en eğlendiği kısma geliyorum şimdi. Sevgilileri işletme muhabbetimiz. Hele cicim aylarında iseler ohhhh.

 "Aşkım, Eren geldi. Yemek söyleyeceğiz birazdan."  

Tepki aynen şöyle.

Telefonda ise; ses tonu bir anda düşer, ciddileşir, arkadaşım gülmemek için kendini zor tutar, devam ettirebildiği yere kadar gider. Mesajlaşma boyutunda ise; cümleler kısalır, soru işaretleri bolca kullanılır ve sonunda ikimizin fotoğrafının olduğu bir özçekim veya benim telefona ufak bir merhaba dememle konuşma noktalınır.

Gelelim, yaklaşık iki gün önce yaşadığım son cinsiyetçi anıma.

Starbucks kuyruğundayız. Sıkça tercih ettiğim mekanlardan olmadığı için içtiğim şeyler belli. Farklılık olsun diye kahve kısmını arkadaşıma bıraktım. İsimlerimizi de o söyledi haliyle. Hani böyle çok "cool" bir şekilde yazıyorlar ya bardaklara... Beklemeye başladık. O sırada bizden başka kimse yok etrafımızda. Sadece iki kişiyiz. Çocuk sesleniyor. "Eren bey, Eren bey". Ama nasıl bakıyor sağa sola. Halbuki önüne baksa oradayım. Buradayım diyorum. Yüzüme bakıyor. Mahcup. Kusura bakmayınlar vs.

Yüzümde muzip bir tebessüm.

"Önemli değil, alışkınım."


Ben Şükriye Eren Gedik, Namı-diğer Eren Gedik. Hatta bazen Ero, Erocum, Eroşum.. :D 


Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

23 Şubat 2017 Perşembe

Biraz kitap, biraz resim ve detaylar

Güneşli bir Dubai sabahına uyandım bugün. Günlerdir kasvetli bir hava söz konusu. Geçen hafta kum fırtınası, bu hafta ise kuru bir esinti. Ona yağmur diyebilirsek ara ara çiseliyor bir iki damla yüzünüze. Ne soğuktan soğuk, ne sıcaktan sıcak. Ortasında sıkışıp kalmışız. Buranın kışıda böyle oluyor işte. 

Dün akşam yemekten sonra kendime şöyle güzel, normalden biraz daha şekerli bir Türk kahvesi yaptım. Fonda TRT müzik "Sıra gecesi" programından türküler çalıyor. Çektiğim fotoğrafları düzenlemeye başladım. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamamışım. Saate baktığımda 11'e geliyordu. Bilgisayarı kapattım. Kahvenin etkisi olsa gerek uykum kaçtı. Biraz televizyon izledikten sonra gözüm kitabıma takıldı. Onu aldım elime başladım okumaya. Telefona baktığımda saat üç olmuştu. 

Bu arada Teoman'ın şarkısına bir gönderme yapmadan olmaz.

Saat 03:00 olmuş,soğuktan deniz donmuş,
Balıklar kıyılara vurmuş.
Küçük bir kar tanesi,onca yolu uçmuş,
Sonunda tam dilimin ucuna konmuş.


Kitabımın bitmesine elli sayfa kala bedenim uykuya teslim oldu. Aklım Frida'da uykuya daldım. Sabah uyanıp, kahvaltı faslından sonra okumaya kaldığım yerden devam ettim ve yaklaşık 20 dakika önce kitabı bitirdim. Aslında aylar öncesinden bitirmem gerekirdi. Araya başka kitaplar girdi. Çoklu okumaları sevdiğimden olsa gerek yarım kalanları bitirmeden, yenilerine başlamak hatta yeni başladıklarımı önce bitirmek zaman zaman yaptığım bir şey. 

Frida Kahlo'ya gelirsek. Evde 2002 yılına ait onun hayatını anlatan bir film vardı. Sürekli gözüme çarpıyordu. Ama oturup izlemedim. Başrollerini Salma Hayek ve Alfred Molina canlandırıyor. Afişi ise her zaman ilgimi çekmiştir. Kahlo'nun 1939 yılında yaptığı "İki Frida" tablosundan esinlenilmiş belli. Everest yayınlarından okuduğum bu kitap, unutulmayan kadınlar serisinden yalnızca bir tanesi. Yazılarımdan birinde hayatımda bana örnek olan, yön veren güçlü erkeklerden bahsetmiştim. Güçlü erkekler kadar güçlü kadınlarıda severim. Bu kadınlar sadece ailemde olmak zorunda değil. Okuduklarımda, izlediklerimde, ressamlarda ya da şairler arasında olabilir. Frida Kahlo'da onlardan biri. Ressam kimliği dışında, küçük yaşta geçirdiği o dehşet kazadan sonra hayata ne olursa olsun bağlanması ve bütün olumsuzluklara rağmen hep yeniden, yeniden başlaması beni derinden etkiledi. Kendisi hakkında az çok fikirlerim vardı elbette fakat bir insanın hayatını okumak başka tabi. 




Konu resim üzerine olunca sanırım içime iyice işledi. Çünkü resim hayatımda açık bir yaradır her zaman. Pişmanlığımdır, keşkelerimden biridir. Sadece fırçalarımı ve tuvalimi bırakmadım. Yeteneğimde onlarla birlikte yitip gitti. Küçük yaşta başladığım bu serüveni devam ettirebilirdim. Profesyonel anlamda olmasa bile. Lise sınavlarına hazırlanan, çok sevdiği resim kursu kapanan ve bu nedenle kendini renklerin dünyasından iten bir kızdım. Şimdiki aklım olsa (büyüdükçe bu sözü daha sık kullanmaya başlıyorum) odamda ufak yeri kendime ayırır, babamdan bir şövale isterdim. O dünyadan hiç kopmazdım. Belki ileride bu düşüncemi evime taşır, yeniden renklerin dünyasına kendimi kaptırırım. Kim bilir...

Kitap ancak bu iki kelime ile özetlenebilirdi.

"Aşk ve Acı"


Eşi Diego Rivera'ya aşkı, resim yapmaya olan aşkı, ailesine duyduğu aşkı, Meksika aşkı.

Kazadan kalan izlerin hayat boyu yakasını bırakmamasından kaynaklı fiziksel acı, kazadan kalan izlerin hayat boyu yakasını bırakmamasından kaynaklı mental acı. 

ve altını çizdiklerim:

"İnsan, sürekli hem kendi düşüncesini hem de başkalarının düşüncelerini derinleştirmenin yollarını aramalı. Bu, yaşamı anlamanın anahtarıdır. İnsan, anlamaya çalışmadan, kimi sorulara yanıt bulmak için çaba göstermeden yaşayamaz."

"Yaşamlarına bir anlam vermeyi bilmeyen ve sizinkilere zarar vermeye çalışarak daha da alçalan insanların, kendilerine özgüçlerini başkalarını küçük düşürüme yoluyla elde edecekleri öğrenilmiş düş gücü ve oyun fukarası çocukların bu türden kırıcı davranışları bana dokunmaz oldu... Oysa gerçek güçlülük, güçsüzlük maskesi taşır; bir rahatlık, neredeyse bir lükstür bu."

"Kendi portremi resmediyorum çünkü çoğunlukla yalnızım, çünkü en iyi tanıdığım insanım."




11 Şubat 2017 Cumartesi

Mesleği sevdiren insan

Dün okuduğum bir haber üç yıl öncesine götürdü beni. 

Aylardan eylül. Gazetecilik bölümünü kazanmış, ikinci bahar misali havalara uçuyorum. Emeklerimin karşılığını almak bir yana içimdeki bilgi açlığını bastıramıyorum. Okulun kayıt günü listelerde adım çıkmasa da geçici bir sorun olduğunu öğrenip rahatlıyorum. Sadece ben değil, tüm dikey geçişliler aynı durumdan muzdaripmiş. Sonraki gün danışman hocamın yanına gidiyor, başındaki kalabalığa rağmen ders kaydı hakkında bilgi alıyorum. Konu Ege Ajans stajına geliyor. Bilmeyenler için kuruculuğunu Yrd.Doç.Dr. Oğuzhan Kavaklı hocamızın yaptığı bizlerin hem haber yazmayı öğrendiği hem de tecrübe kazandığı ev sıcaklığında bir yer burası. Tabi herkes için öyle değil, öğrencilerin hatta bazı hocaların dahil elimizdeki imkanların önemini anlayamadığı bu güzel mekan, Türkiye’de üniversite bünyesinde kurulan ilk haber ajansı olarak çalışmalarına devam ediyor. Bugünlerde ise 31 yıl öncesine uzanan geçmişini kutluyor. Daha nice güzel senelere!

Staj bilgilerini almak için bir aşağı katın yolunu tutuyorum. Cam kapıdan içeri girdiğimde etrafa bakıyorum. Karşıma kitaplar, koşuşturan öğrenciler ve bilgisayarlar çıkıyor. Hemen karşıda bir oda görüyorum. Evet, sanırım buldum... Kapı sonuna kadar açık. İçeriye girmeden iki kere tıklatıyorum. Gel diyor babacan bir ses. Masasının başında yığınla kağıtların içerisinde bir şeyler okuyan, gözlüklü, saçları ve sakalları ak ton ton bir amca görüyorum. 


+Merhaba hocam size bir şey danışmaya gelmiştim. Uygun musunuz? 
-Buyur kızım söyle dinliyorum.

Her şey böyle başlıyor. Bundan sonra o kapıdan her içeri girdiğimde beni asla reddetmeyen, sorularıma bıkmadan cevap veren mesleğine gönülden bağlı güzel bir insan buluyorum. Haber yazmayı, başlık atmayı, sayfa düzenlemeyi öğretmek bir kenara, bizlere söylediği tüm sözler kulağımıza küpe olacak nitelikte. Tecrübe konuşuyor sözünün vücut bulmuş hali gibi. Maşallah hocam. Siz hep var olun. İletişim fakültesi günlerim boyunca beni üzen, umutlarımı yer yer tüketen, nasıl yapacağız bu işi diye sorgulatan pek çok olay yaşadık. Ama sizin dersinize her girişimizde bizlerin moralini bozmak yerine, mesleğin zorluklarını göz ardı etmeden istedikten sonra hepsinin üstesinden gelebileceğimizin mesajını verdiniz. Yapıcı tutumunuz size sevgimizi her geçen gün arttırdı.

Geçen ay yaptığım İzmir ziyaretinde üniversite arkadaşlarım ile yeniden fakültemizde bir araya geldik. Tabi ajansı ziyaret etmeden olmazdı. Orası bizim için sadece haber yazma yeri değildi. Buluşma adresimizden tutun, sınavlara çalıştığımız bir kütüphane niteliğindeydi. Hatta geçen seneki doğum günümü orada kutladık. Asla unutamayacağım...

Kısa bir anı ile yazımı noktalıyorum. Aralık ayının son günüydü. Oğuzhan hocamız ile dersimiz var. Akşama yılbaşı. Biliniyor ki hoca kolay kolay ders iptal etmez. Hatta girmediği nadirdir. Eğer derse gelemediyse ya önemli bir işi vardır ya da şehir dışındadır. Bizimkilerle konuşuyorum. Okula gelmeyeceğiz diyorlar. Emin olamıyorum, içim içimi daha fazla yemeden okula gidiyorum. Bakıyorum benim gibi iki üç kişi kapıda bekliyor. Hoca çıkıyor odasından. Ders olacak mı diye meraklı gözlerle bakıyoruz. Gülümsüyor. İsterseniz yapayım diyor. Hepimiz birbirimize çaktırmadan bakış atıyoruz. Sevgili hocamız farkediyor durumu elini öpüyoruz. Yeni yılınız kutlu olsun çocuklar. Bugün ders yapmayacağım diyor.

Aşağıdaki fotoğraf kep töreninden bir gün öncesi. Dağıtım yapıldıkta sonra ütüsüz kırış kırış demeden hocamızın yanına koştuk. Dört kafadarlar takımı olarak hatıra fotoğrafımızı çektirdik. Çok güzel zamanlar geçirdim. Eskiden en fazla lise yıllarımı özlüyorum derdim şimdi üniversite günleri bir adım öne geçti. Öğrenciniz olduğum için çok şanslıyım hocam, iyi ki varsınız...

25 Aralık 2016 Pazar

Hayata Anlam Katan Üç Kelime

Sağlık, mutluluk ve huzur. 

Hayata anlam katan üç kelime.

Sağlığın olduğu zaman kazandığın paranın, geçirdiğin günlerin, mutluluğun bir anlamı oluyor. Huzur ise sadece yaşamın gidişatı ile ilgili değil, bizzat insanın kendisiyle alakalı. 

Böyle söylüyorum ama bazen uygulamada sınıfta kalıyorum. Nedenler ve niçinler bırakmıyor peşimi... Kısaca; huzuru aramak yerine, huzurdan kaçıyorum. Özellikle zorluklarla karşılaştığım zaman yeterince soğuk kanlı olamıyorum. Sonradan düşündüğümde aldığım nefes için şükretmem gerektiğini anlıyorum. Başkalarını eleştirmek kolay, kendini eleştirmek ise zordur. Bu da bir özeleştiri olarak dursun şurada... :)

İyisiyle, kötüsüyle bir yılı geride bırakmaya sayılı günler kaldı. 2016 bana her anlamda katkıda bulundu. Üniversitenin son yılı, tez süreci, internet gazetemiz, Dubai... Dün uzun bir aranın ardından okula gittim. Metro istasyonuna geldiğimde bir ürperti sardı içimi. Bir zamanlar öğrenci kartımla rahatça geçtiğim o demir parmaklıklar şimdi önümü kesmişti. Hocamın araması ile kapıdan geçtim ve fakülteme doğru yürümeye başladım. Gözümün önünde film şeridi misali belirdi her şey. Alakalı alakasız ne varsa. Bahar şenliklerinden tutun, siyasi olaylara kadar... Sınıflar aynıydı ama bizler yoktuk artık. 

Sonra bir anda o hüzün hali yerini buruk bir sevince bıraktı. Ajansa adım attığımda yaşadığım hisler bütün kederimi unutturdu. Hani evim derler ya. Bu hissi en son yaşadığımda ortaokul ikinci sınıf öğrencisi bir çocuktum. Gittiğim resim kursu o küçücük atölye bana aile sıcaklığını vermişti. Başta öğretmenlerim sonra fırçalarım, tuvalim, boyalarım ve sadece bana ait olan pencere kenarı resim köşem. İşte bunun adına "Huzur" derler. Çocuk kalbimle bulduğum o huzuru yıllar sonra yeniden yaşadım. 

Ne demiştim? Sağlık, mutluluk ve huzur. Hayatı artıları ve eksileriyle kabul ettiğinde, yaşadıklarından dersler aldığında, insanları değiştirmekten vazgeçtiğinde, başkalarıyla yarışmayı bıraktığında bazılarının imrendiği, ulaşamadığı huzuru Allah sana veriyor.

Sana da kıymet bilmek düşüyor. Ne mutlu huzuru yakalayanlara!


Hepinize güzel bir yıl diliyorum...

10 Ekim 2016 Pazartesi

Uzaklardan Küçük Bir "SLM"

Türkiye'den uzakta bu yazıyı yazmakta kısmetmiş. Nasılsınız? Umarım keyfiniz ve sağlığınız yerindedir. Bana gelirsek yeni hayatıma alışma evresini geçtim diyebilirim. Eve gelince içeceğim o sıcak çorbanın hayalini keşke biraz daha kursaymışım diyorum. Malum, iş başa düşünce öğreniyor insan. Öğrenmek zorunda.
"Anne şimdi yardım edemem ders çalışmam lazım."
"Anne gelemem tezimin en önemli kısmındayım."
"Anne bu sene en yoğun senem (hangisi öyle değildi acaba) lütfen söylenme."
ve annemin klasik cevabı, "Bu yaz kaçarın yok o yemek öğrenilecek."
Teşekkürler anne. Israrların yeterli gelmedi ama hayat en güzel öğretmen demişlerdi... Bizim lisedeki ağırlama-gıda bölümü öğrencileri gibi hissediyorum kendimi.
Bugün taze fasülye yaptım! Ben yaptım! BEN! Eren usta! (Filmdeki müziği koyalım şuraya lütfen)

***

Dubai'de üç mevsim yaşanıyor. Şaşırdınız biliyorum. Sadece yaz havası var dediğinizi duyar gibiyim. Söylüyorum;
Sıcak - Çok sıcak- Daha da sıcak olacak. (Emre Altuğ sevgiler. Benim tayfa bilirde şimdiki nesil sanmıyorum, zor değil Google'da aratın hemen çıkar.)

Ekim ayına geldik, İzmir'in en güzel zamanlarıdır şimdi... Ne çok sıcak ne çok soğuk, içinizde tatlı bir ürperti olur. Çantanıza atarsınız uzun kollu bir şeyler. Akşamları eserse alırsınız üstünüze şal misali. Heyt. Öhöm neyse konuyu saptırmayalım. Ne diyordum? Heh, Dubai... Şemsiye kullandığım günler geride kalmaya başladı. Sabahları sıcaklık bunaltmıyor artık. Geçen denize gittik. Ekim ayında deniz keyfi. Tavaklı'da söylerlerdi. Gitmek nasip olmadı. Kite Beach sağolsun. Etrafta kitesurf yapan mı dersin, özel teknesi ile kıyıdan epeyce açılan zenginler mi dersin. Oh oh.

***

Arapça öğrenmeye mi gidiyorsun diye soran tüm tanıdıklarıma sevgilerle. Haftaya bir ay olacak, kaç kişiden duydum acaba bir sorun bakalım. Her milletten insan var burada. Bir Allahın kulu İngilizce bilmesin. Nerdeeeee... Sokakta ingilizce, markette ingilizce, hastanede ingilizce. Adamlar şakır şakır konuşuyor...

***

Sizi komik bir anı ile uğurluyorum.
Sınıf arkadaşım dört tane Türkçe kelime öğrendim dedi. Söyle bakayım dedim, başladı saymaya;
"Merhaba"
"Para yok"
"Lahmacun"
"Kömür"
Yorum sizin, mutlu kalın!

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Yeni bir seri: Seçtiklerim -1-

Yeniden merhaba… Nasılsınız? Umarım bu sıcak yaz günleri sizler için keyifli geçiyordur. Bir süredir yazmak istediğim ancak zamanını beklediğim bir seri ile karşınızdayım. Gerçi devamı gelir mi emin değilim. Ancak öyle olacağını düşünüyorum. Peki içeriğinde neler mi olacak? Köşe yazısından farklı olarak hayatımdan seçtiklerimi biraz daha detaylı paylaşmaya karar verdim. Adıma baya uydu sanki. 🙂Evet, lafı fazla uzatmadan başlıyorum.



DEVAMI İÇİN İNTERNET GAZETEMİZ:
YAZI



Michael Jackson sevgim ve onsuz 7 yıl…

Tarih 25 Haziran 2009, Mj ölüm haberi tüm dünyayı sarmış durumda, herkes şaşkın. Anlam verilemeyen bu zamansız gidiş hayranları başta olmak üzere onu sevenleri etkiledi. Ben de bu durumun etkisinden çıkamadım. Hatta öyle bir hal ki tam 7 sene oldu…
Öncelikle Michael Jackson ile tanışma hikayemi anlatmak istiyorum sizlere. Dinlediğim çoğu sanatçıyı ilk kez evde keşfettim. Biz hem Beatles hem Queen hem de Yusuf İslam (Cat Stevens) dinleyen bir aileydik (Hala öyleyiz). Henüz doğmamışken 1991 yılında Michael Jackson’ın “Dangerous” albümünü almış bizimkiler. O zamanlar dünya listeleri yıkılıyor tabi. Büyüyünce tesadüf eseri kasetleri, cd’leri karıştırırken gözüme ilişti. “Yok artık, orijinal albüm yıllardır bizde varmış ve yeni haberim oluyor…” dedim.

Hakkında yazılan şeylere inanmıyorum. İnanmamakta ısrarcıyım.
Hakkında yazılan şeylere inanmıyorum. İnanmamakta ısrarcıyım. Ne çocuk tacizi ne de kendini beyazlattığı konusu. “Vitiligo” hastalığıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Şarkı sözleri, dünyaya verdiği mesaj, dil, din, ırk ayrımı yapmayın diye bas bas bağırması bunu her an dile getirmesi bazı güçlerin hoşuna gitmedi ve adı bu şekilde lekelenmeye çalıştı. Başardılar da. Ama sevenleri olarak biz onu dansı, sahne performansı ve başarılı kariyeri ile hatırlayacağız. Öldüğü konusunda ise şüphelerim var ve düşüncelerimde yalnız olmadığımı biliyorum. Hatta “Elele” dergisinde bu konu üzerine güzel bir yazı vardı geçen aylarda. Çok etkilendim. Benim gibi hisseden birinin bunu kelimelere dökmesi hoşuma gitti. Kanıtları o kadar mantıklıydı ki. “Michael Jackson da hayatta olabilir” sözünün hakkını veriyordu. Cenaze töreni, hakkında yapılan videolar, görüldüğüne dair fotoğraflar bir yana eğer gerçekten “yaşıyorsa” mutlu ve huzurlu olduğuna inanıyorum. Bu piyasada birbirini tehdit olarak algılayan insanlar çok var. Onun “insanlık” adına söylemlerini fazla bulanlarda olmuş olabilir… Bilemeyiz. Hemen hemen tüm şarkılarını severek, büyük bir iştahla ve keyifle dinliyorum. Beni motive eder, güç verir. İzlemediyseniz MJ üzerine güzel bir film yapıldı. “This Is It”. Ölmeden önce bir turneye çıkacaktı. Onunla ilgili bölümler var ve hayatıyla ilgili bilgiler tabi ki.
Sizleri sevdiğim bir şarkısıyla baş başa bırakmak istiyorum. Müzik evrenseldir, bunu en iyi şekilde göstermiş insana popun kralına saygıyla…


Copyright © 2014 Hayatımdan Seçtiklerim

Distributed By Blogger Templates | Designed By Darmowe dodatki na blogi